Osmanlı Devleti ve Divan-ı Hümayun


Image for post

Divan-ı Hümayun Nedir?

Hümayun, kelime manası olarak ‘’Padişahın Malı’’ demektir. Divan kelimesi ise genel manada ‘’Meclis’’ anlamına geldiğinden, Divan-ı Hümayun için kısaca ‘’Padişahın Meclisi’’ tanımını yapmak sanırım yanlış olmaz. Günümüzün ‘’Bakanlar Kurulu’’ olarak nitelendirebileceğimiz Divan-ı Hümayun, aynı zamanda ‘’hükümet dairesi, yönetim bürosu, memurluk yeri ve sekreterlik” olarak ta düşünülebilir. Daha önce hiçbir İslâm devletinde bu ayarda bir kurul organı olmamasına rağmen Türklerde İslâmiyet öncesinde dahi çeşitli meselelerin görüşülüp konuşulduğu toplantı merkezlerinin bulunması alışkanlığı, bu sağlam geleneğin diğer Türk-İslâm devletleri tarafından da benimsenmesini sağladı.

Karahanlılar dönemindDivan-ı Ali,
Gazneliler döneminde Divan-ı Vezaret,
Büyük Selçuklular döneminde Divan-ı A‘lâ,
Anadolu Selçukluları’nda ise Vezaret Divanı’nın Divan-ı Hümayun için kaynak niteliği taşıdığı söylenebilir. Zaten Osmanlı Devleti’nin kültür ve medeniyet unsurları incelendiğinde özellikle Anadolu Selçuklularını ve İlhanlılar’ı kendine örnek aldığını görüyoruz.

Divan’da Hangi Kişiler Toplanır? Neler Görüşülür?

Orhan Gazi tarafından kurulan Divan-ı Hümayun’da genellikle devlet meseleleri olmakla birlikte, her türden konu konuşulurdu. Başlarda yalnızca doğrudan doğruya padişahlar ya da sadrazamlar tarafından görülen bu toplantılara, özellikle İstanbul’un alınmasından sonraki süreçte devlet işlerinin artmasından dolayı katılan üyeler arttı. Bu üyeler arasında padişah ve sadrazamın dışında;

  • Vezir,
  • Defterdar,
  • Kazasker,
  • Nişancı,
  • Reis-ül Küttab,
  • Kaptan-ı Derya,
  • Yeniçeri Ağası ve
  • Şeyhülislam gibi kişiler bulunurdu.
Image for post

Vezirleri günümüzün bakanları olarak düşünebiliriz. Padişahın mutlak vekilidir ve sınırların genişlemesiyle beraber doğan ihtiyaçtan dolayı sayıları arttırılmıştır. Vezirlerin arasındaki en yetkili ve seçkin olanına Vezir-i Azam (Sadrazam) adı verilirdi. İç işlerinde bilhassa padişahın emirlerini yerine getiren sadrazam gerektiği durumlarda “Serdar-ı Ekrem” ünvanı ile orduyu komuta etme ve sefere çıkma görevini de üstlenirdi. Aynı zamanda sadrazamlar Fatih döneminden itibaren Divan-ı Hümayun’a başkanlık etme vasfına da sahip oldular.

Defterdarları ise günümüzün Maliye Bakanlığı olarak düşünebiliriz. Devletin mali işlerinde birinci dereceden sorumlu olan kişi olarak bilinir. Az önce vezirlerde bahsettiğimiz gibi devletin sınırları genişledikçe artan mali ihtiyaçlar deftertarların da sayısının artmasını sağlamıştır. Defterdar sayısı ikiye çıkarılınca biri Rumeli diğeri Anadolu’nun malî işlerine bakmaya başlamıştır. Ancak Rumeli defterdarı daima Anadolu defterdarından önce gelmiş ve başdefterdar kabul edilmiştir. Defterdar kısaca padişahın malının vekilidir diyebiliriz. Defterdarın izni olmadan hazineden tek bir akçe bile çıkarılamazdı ya da aynı şekilde sokulamazdı. Tabi bu durum defterdarın hazineyi kimseye danışmadan kendi kişisel çıkarları ya da başka birşey için kullanabileceği anlamına gelmemelidir. Defterdarlar verecekleri kararlarda ve padişaha sunulacak hususlarda daima sadrazama danışmak durumunda ve onun rızasını kesinlikle almak zorundaydı.

Kazasker İslâm tarihinde askeri davalara bakan kadı olarak karşımıza çıkarken Osmanlı Devleti’nde yargı ve eğitim teşkilatının sorumlusu olarak görülür. Dolayısıyla kazaskeri günümüzün Adalet Bakanlığı ya da Milli Eğitim Bakanlığı olarak düşünebiliriz. Cinayet, zina, hırsızlık gibi davalara bakan Kazasker, divanın da onayıyla birlikte bu suçları işleyen kişilere gerekli cezaların verilmesi için aktif rol oynardı. Kazaskerler Divan-ı Hümayun içinde dava dinledikleri gibi aynı zamanda kendi evlerinde de dava dinleyebilirdi. Hatta bazen Divan’da uzun süre çözüme kavuşturulamamış davaları kendi mahkemesine havale edip, evine taşırdı. Eve iş götürürdü anlayacağınız.

Nişancıyı günümüzün İç İşleri Bakanlığı olarak düşünebiliriz. Başlıca görevi ferman, nâme, ahidnâme ve berat gibi belgelerin üzerine padişahın tuğrasını (mührünü / imzasını) çekmekti. Nişancılığın tam olarak ne zaman meydana çıktığı bilinmese de tımar sisteminin Orhan Bey zamanına kadar inmesi sebebiyle nişancılığın bu dönemde ortaya çıktığı söylenebilir. Çünkü nişancılar aynı zamanda tımar topraklarının dağıtımından da sorumluydu. Fâtih Kanunnâmesi’ne göre nişancılık; vezirlik, kazaskerlik ve başdefterdarlıktan sonra merkezî idaredeki en büyük makamdı.

Reis-ül Küttab’ı günümüzün Dış İşleri Bakanlığı olarak düşünebiliriz. Nişancının emrinde çalışan ve devletin dış yazışmalarından sorumlu bir kişiydi. Osmanlı Devleti’nin bürokratik anlamdaki eli ayağı diyebiliriz kendileri için. Bunun yanı sıra Divan-ı Hümayun’dan çıkan kararları sesli bir şekilde herkese okur, divandan çıkan, nişancı veya kendisi tarafından müsveddesi hazırlanan fermanların da kontrolünü sağlardı.

Kaptan-ı Derya’yı günümüzün Deniz Kuvvetleri Komutanlığı olarak düşünebiliriz. Osmanlı Devleti’nde deniz kuvvetlerinin başı ve idarecisiydi. Aynı zamanda deniz ticareti güvenliğinin sağlanması konusunda da yükümlülükleri bulunurdu. Sahillerdeki kale ve şehirlerin, denizlerdeki adaların muhafaza edilmesi ve düşman donanmalarının takip edilmesi yine kendisinin sorumluluğundaydı.

Yeniçeri Ağası’nın günümüzdeki karşılığı Kara Kuvvetleri Komutanlığı yada Milli Savunma Bakanlığı olabilir. Yeniçeri Ağası, Yeniçeri Ocağı’nın en yüksek rütbeli komutanıdır. Yeniçeri Ocağı ile Acemi Ocağı onun sorumluluğundaydı. Aynı zamanda başkentin ve sarayın güvenliği de kendisine aitti. Esnafları denetleme yetkisi de bulunan Yeniçeri ağalarının bazıları vezirliğe de yükselebilirdi.

Son olarak Şeyhülislâm’ı ise günümüzün Diyanet İşleri Bakanlığı’na benzetebiliriz. Şeyh kelimesi ‘’Yaşlı, bilge’’ manasındadır. Dolayısıyla şeyhülislâm için kısaca ‘’İslâm Bilgini, Dini Reis’’ demek yanlış olmaz. Padişahın verdiği kararların İslâm’a göre uygun olup olmadığını denetler ve bu doğrultuda Divan’a direktiflerde bulunur. Bu sebeple direkt olarak hükümdarların kararlarını etkileyebilme potansiyelleri vardı. Osmanlı tarihini incelediğimizde şeyhülislâmlığın gerçekten önemli bir mevkii olduğunu söylebiliriz. Sadrazam olmak için bile eğitim aranmazken, şeyhülislâm olabilmek için; kadılık, müftülük ve müderrislik gibi vasıflar aranırdı. Hatta müderrislik için medreselerin en yükseğini bitirmiş olmak gerekirdi.

Image for post

Divan-ı Hümayun üyeleri Topkapı Sarayı’nda ki ‘’Kubbealtı’’ dairesinde toplanırdı ve bu toplantılar; cumartesi, pazar, pazartesi ve salı günleri yapılırdı. İlerleyen süreçlerde önemini giderek kaybetmiş, hatta III. Ahmed Han zamanında toplantı günleri haftada bire kadar düşmüştür. Daha sonraki devirlerde Dîvan-ı Hümâyun bütün önemini kaybetmesine rağmen, büsbütün ortadan kaldırılmayarak, imparatorluğun sonuna kadar muhafaza edilmiştir. Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’ne gidilerek ve kendi kanaatimizce en az 5–6 saatimizi sadece buna ayırarak, ‘’Kubbealtı Binasını’’, ‘’Babüssade Kapısını’’, ‘’Kasr-ı Adl’’ denilen kafes penceresini ve divan üyelerinin toplandığı diğer müzakere salonlarını bir Türk olarak kesinlikle ölmeden önce görmeliyiz.


Arkadaşlarınızla paylaşın!

62
62 noktalar

0 yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

EnglishTurkish